Doksanlarda çocukluk biraz sokakta, biraz bakkal önünde, biraz da kimsenin bilmediği ilk utançlarda geçerdi. Elvan gazozun köpüğü gömleğe taşar, kasetler başa sarılır, ankesörlü telefonlarda jetonlar tükenir; insan arkadaşlarının hep orada kalacağını, şehirlerin yerinde duracağını ve hayatın daha çok uzun olacağını sanırdı. Aliş gibi.
Oysa o gün televizyonlar Aliş'in 12 gün sonra öleceğini söylüyordu.
17 Ağustos 1999 gecesi, Ali bir yerde, karanlığın içinde. Zamanı ölçemiyor. Bedeninin ne kadarının hala kendisine ait olduğunu bilmiyor. Dışarıdaki dünyaya ulaşan küçücük bir parçası ve zihninde durmadan açılıp kapanan anı kapıları var. Ali onları hatırladıkça biz de onunla doksanlara dönüyoruz. Kimi zaman kahkahayla, kimi zaman insanın boğazına yerleşen o tanıdık sızıyla.
Fakat zaman ilerliyor ve bir tek soru kalıyor geriye: Ali bu hikayelerin sonunu görebilecek mi?
ROMANDAN
"Kendime sesleniyorum. Ali, diyorum. Cevap gelmiyor. Aliş, diyorum. Bir çocuk beliriyor. Ardından annemin sesi geliyor, babamın sesi. Afyon, Ereğli, bir bayram günü, Elvan gazoz, bir kızın sarı perçemi, bir yurt odası, bir otobüs, arkadaşlarım, kahkahalar, deniz . . . Çocukluğumdan yüzler, yıllardır görmediğim insanlar, yarım kalmış konuşmalar birbirine karışıyor. Hangisini gerçekten hatırladığımı, hangisini burada, karanlığın içinde uydurduğumu artık ayırt edemiyorum."