Deli ve Ölü çıplak gerçeğin naif sesi. Duvarın ardındaki komşu tıkırtısı kadar tanıdık, ev gibi sarmalayan, aynadaki aks kadar alışılagelmiş, ezberlediğimiz anların yansıması.
Zehra Çiğdem Özcan, gündelik hayatın içinden, tanıdık yüzlerden, hepimizin aşina olduğu evlerden çıkardığı karakterlerle okuru duygusal bir salınıma sokuyor. Mizah ile trajedinin, hayal ile hakikatin, sevgi ile yoksunluğun iç içe geçtiği hikayeler, insan olmanın kırılganlığına ayna tutuyor. Bazen bir fareyle, bazen bir kokuya tutunan anıyla, bazen de sadece bekleyerek geçen zamanla.
"Ama yine de oradaydı o eller. Hala dimdik ayakta olan bir bedenin, hala boşluğa bırakmaya cesaret edebildiği kanatlarıydı. Hülya başını babasından yana çevirmeden elini uzatıp sol elini tuttu adamın. Adam da kızının elini sıkıca sardı. Hiç konuşmadan, öylece kalakaldılar.
'Bekliyorsun, hala bekliyorsun. Ama gitti o. Çoktan gitti. Artık burada değil. Burada olmayan bir adamı bekliyorsun.' Hülya yine ışık huzmesine bakıyordu. 'Öyle deme baba. Belki gelir, daha vakit var.'