Bir evin içinde büyüyen, fakat o evde kendisine hiç yer bulamayan bir çocuğun hikayesiyle başlayan roman; kayıpların, suskunlukların ve hiç söylenmemiş sevgilerin arasından geçerek yıllar sonra o eve gelen bir kadının hikayesine dönüşüyor. Bomboş bir arazinin ortasında, geçmişinden geriye yalnızca sessiz odalar kalan bu evde yaşamaya başlayan kadın, daha ilk günden buraya gelişinin bir tesadüf olmadığına inanmaya başlıyor. Sanki bu eve gelmek için doğmuş gibi. Sanki yıllardır birinin onu burada beklediğini hissederek.
Geçmişin içinden çıkan bir adamla yolları kesiştiğinde, ev yeniden hatırlamaya başlıyor. İki yalnız insan birbirlerinde kendilerine ait bir yer buluyor; fakat bazı hikayelerde sevgi, insanı hayatta tutmaya yetmiyor. Çünkü bir insanın bütün hayatı boyunca sakladığı en büyük gerçek, bazen en sevdiği kişinin kollarında ortaya çıkıyor.
Yüz Bin Ömürlük Ağlıyorum, bir ailenin içindeki görünmezliğin, bir evin suskunluğunun ve insanın hiç yaşanmamış bir hayatı bile gerçekmiş gibi sevebilmesinin hikayesi.